Popüler Yayınlar

24.07.2012
         Bugün benim doğum günüm. Şu ana kadar kimse kutlamadı.Vodafone bile kontör yüklemediğim için doğum günü mesajı göndermedi:((
         Anlaşılan kimsenin umrunda değilim ben:((. Amaaaaaaaaaaaaaaaaan kimselerde benim umrumdaydı sanki. Bundan sonra hiç yaşındayım arkadaş. Yaşımı sordukları zaman hiç yaşındayım diyeceğim, bana ne, kime ne?
         40 derece sıcakta sokağa çıkasım, heeeeeeeeeey millet bugün benim doğum günüm biliyormusunuz? diye bağırasım var. Kanat takıp rüzgarlarla yarışasım var. Evlat ayırımı yapan hasta babama kızasım var. Hakkımı haketmiyenlere HARAM edesim var.
          Heeeeeeeeeeeeey millet; sizinde OLMAYAN DOĞUM GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN.

14.4.2012

     Kalbime kayalar oturmuş sanki. Tel tel ağlar beynimde, örüyor örümcekler vucudumun üstüne. Hapsoluyorum kaderimin taaaaaaaaaaaaaaaa diplerine. Nerdeyim, hayatın neresindeyim? Yaşamak istediğim hayat bumuydu? Görmek istediklerim, sevdiklerim, yaptıklarım, yapamadıklarım, yanlışmıydı hepsi.
    Yoksa, yoksa ben yolun sonundamıyım artık! Ya da yenimi başlıyorum yaşanmamışlıklara...

GELİNLİK

       Ağır geçen bir kış günü, Ankara'da, boşanmanın dayanılmaz ağırlığının ağlamaklı duygusu. Evet boşanıyorum beni yıllardır aldatan 2 yüzlü adamdan. Yıllar önce giyindiğim gelinliği, teslim ediyorum Ankara'nın bembeyaz karlarına. Ateşle duman arasında kalmış çıra gibiyim. Çocuklarım için bile bile katlandım 14 sene. Anne olmak güzel ama bedelleri çoooooook ağır.
       Ben yuvam için, çocuklarım için koşuştururken, ''O hiçkimse'' başka kollarda heyecan yaşamış. Yaşadığı çirkinlikler ortaya çıkınca da macera yaşadığı kadınlara o..........lar onlar demekte de utanmadı. O kadınlarında demek senin gibi ilgisiz kocaları varmış. ''HASTA''.
       Utanmadan donlarını kirli sepetine atabiliyor yüzsüz adam. Ama ben eldivenle o donları çöpe atıyorum, başkalarının vucut salgılarını kendi çamaşırlarımızla yıkatacak değilim.
       Heeeeeeeeeeeey, HİÇKİMSE defol git hayatımdan, nerde istiyorsan orda yaşa. Benden sana hayır yok artık. Herne yaşadıysan senin olsun.
       Benim payıma düşen ise geride bıraktığım yaşanmamışlıklar.
       Hakkımı sana hiçbir zaman helal etmiyorum.
      

31.12.2011

    Benim robokop kızkardeşim:)) İngiltere'den gece saat 12.30 da yanlış yerde indiği için, kuruyemişçinin (Haydar) cep telefonundan arayıp onu almamı istedi. Karlı bir Ankara gecesi, hertaraf bembeyaz olduğu için aydınlanmış gecenin karanlığı. Korkmadan tek başıma gidip aldım onu. Haydar'a teşekkür etmeyi de unutmadık tabii.
   İlginç bir kıyafet vardı kızkardeşimin üzerinde, tesettüre benziyordu. Eve gelir gelmez valizinden
radyasyon ölçen bir aleti çıkardı, alet tık tık tık ötmeye başladı. Panik halinde abla çabuk kablosuz telefonu fişten çek, çektik yine tık tık tık ötüyor alet:))
 Abla bu evde felaket radyasyon var dedi valizinden tül başlık çıkardı, diğerlerinin üzerine geçirdi. Tanımayanlar kesin bomba imha uzmanı sanır valla. Üzerindeki kıyafetler meğer radyasyonu önleme kıyafetiymiş. Onlarla yatıp onlarla kalkıyor. Dolmuşta cep telefonuyla konuşanları görünce hemen, radyasyon ölçen aleti çıkarıp, kapatın telefonları, bakın kaça çıktı radyasyon diyormuş. Millette görevli zannedip kapatıyor zaar. 2 valizle geldi, birisi tanamen bitkisel vitaminlerle dolu, banada zorla içirdi. Akşamları da küveti deniz tuzu, karbonat ve magnezyumlu sıcak suyla doldurup inzivaya çekiliyor. Bilgisayar işlerini bize yaptırıyor radyasyon var diye elbiselere rağmen, cep telefonlarını bile onun yerine ben konuşuyorum. Doğal ekmek, meyve, peynir v.s arıyor. Zor valla böyle yaşamak. Haksız da değil hani, kanserlerin son zamanlarda çoğalmasına bakılırsa.
    Gelirken kıyafeti nedeniyle polisler havaalanında durdurmuşlar. E haklılar, robokop kıyafetli, başında da peçeye benzer radyasyon önleyen tül. Bu sabah gitti İngiltere'ye, inşallah kıyafeti nedeniyle bir sorun yaşamamıştır. Radyasyonların yolu kapalı, onun yolu açık olsun. Ne diyeyim.

      Günaydın millet;
       Elbette dünyaya gelmek güzel ama insanca yaşayıp gitmek dahada güzel. Artık tüm dünyayı görecek, manzarası şahane, sessiz, yüksekçe bir yerden ev alabilecek ve gün ışığıyla ısınan sıcacık
bir kalple geliyorum.
       Bugüne kadar yapamadıklarımı tek tek yapıyorum artık.
       Bekle yaşaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaam ben geliyoruuuuuuuuuuuuuum:)).


14.11.2011

        Bugün hava güneşli ve aydınlık. Ama benim içim karanlık, neden acaba? Yürüyüşe de gitmedim,
Canım istemedi nedense.
         
        Bazen içime sığamıyorum, dolup dolup taşıyorum. Koşuyoruuuuuum, neyi kovaladığımı bilmiyorum. İki çift tatlı söz duymak içinmi bunca çaba, bir yudum sevgi içinmi acaba? Çokmu zor
gerçekten, yalansız, riyasız sevilmek.
         Evet zor, çoooook zor hemde. Kapana kıstırılmış böcek gibiyim adeta. Kaçsam kaçamıyorum, yerimde de mutlu değilim. Şu dünyada mutlu, özgür bir köşe varmıdır acaba? Kendimi yaşasama izin ver dünyaaaa, heeeeeey, oradamısın?
          Neyse, bugünlük hoşçakalın anacığım:))

28.09.2011 Ankara

      Ticari 2 taksi karşı apartmanın önüne yaklaştı. Birkaçkişi damadın eşyalarını taşıyordu. Bir kolu ve bacağı felçli baba, onlara bakıyordu çaresiz. Dul ve bir çocuklu genç bir kadınla dün nikahı kıyılmıştı oğlunun. Annesi çok üzgündü, yolda karşılaştığımızda  hiç istemediğini söylemişti bu evliliği. Zayıftı, erimiş resmen. Seninde kızın var, aynı şey onun başına gelse üzülmezmiydin dedim. Mavi gözleriyle derin derin bakıp ''haklısın'' demişti
      Gelin ve damatta çıktılar apartmandan, damat babayla vedalaştı, sırtını sıvazladı baba. Anne gelini soğuk bir şekilde öptü, oğluyla vedalaşamadı. O da annesine bakamıyordu, içine ağlıyordu belliki.Anne dayanamadı içeriye kaçtı. Kızkardeşi hiç görünmedi bile. Baba el salladı arkalarından, birsüre kalakaldı öylece. Hatıralarını, üzüntülerini, acılarını, şansını, kaderini bagaja koyup gitmişti oğlu.



12.08.2011

       Bugün deniz çok fırtınalı, hırçın dalgalar gelip gelip tekrar geri gidiyorlar. Sabah köye doğru yürüyüşe çıktım, 4 simit sldım, çaybahçesine oturdum. Martılar dalgaların sallantısına bırakmışlar kendilerini, dans eder gibiler. İmrenilesi martılar.
      Türk bayraklı balıkçı tekneleride bu ritme uymuşlar. Balıkçı bir bey, çok fırtına var bugün, arkasından nerden geldiğimi, çay istermiymişim v.s., yaz bitiyor dedi. İçim cııııııız etti valla. Bitmesini istemiyorum çünkü.
      



16.08.2011

Vaaay, oldu valla, spor ayakkabılarla denize girdim. Çok güzel bir duyguymuş:))
Sabah yürüyüşe çıkmıştım, dönüşte sahilden yürüdüm, sahil bitti, denizin içinden yürümekten başka çare yok, bende spor ayakkabılarımla girdim, birde resmini çektim:))
Bir balıkçı gemisi, aheste geçiyor önümden. Orhan baba çalıyor gümbür gümbür, pek dinlemezdim ama bugün hoşuma gitti nedense.




Karanlıklar içindeyim.

    Sabah ezanıyla uyandım, sanki karanlıklar içindeydim, hiç ışık yoktu.'' O derin ses''  bana  anlatma, nefesini harcama. Git te yaz dedi.
    O eski sandık, içinde kimbilir neler vardı. Hangi hatıralar, hangi duygularla özenle işlenmiş, dantelalı takımlar, hangi hayaller, şiirsel anılar vardı o sandığın içinde. Kaldırıp attım, nehir götürdü sandığımı, anılarımı, hayallerimi, duygularımı!
    Uzuuuuun yıllar geçti, çürümüş ahşap kapıdan içeriye korkarak dalıverdim. Sararmış fotoğraflı çerçeveler, bakırı küflenmiş bir mangal. Çerçeveyi aldım, yakaları dantelli, zarif bir elbise giymiş, yüzünde mahçup bir gülümseme olan son derece güzel bir kadın. İşte yıllar sonra o soluk fataoğraftan bize bakan duru güzelliğiyle duruyordu.
    Yaşam yolculuğumuz süresince kimi zaman dik yokuşları tırmanmak, kimi zaman tepetakla bir tepeden yuvarlanmak zorunda kalırız. Kimi zamanda bulunduğumuz dönemeçte yol ikiye ayrılmaktadır. Geri dönüşümüzün olmadığını, vereceğimiz kararın tüm yaşantımızı etkileyeceğini biliriz. Hangi yolu seçersek seçelim, yolun sonuna yaklaşırken aklımız diğer yollarda kalır. Yüreğimizde kanayan yaralara çizikler atıp ''Acaba öteki yolumu seçmiş olsaydım?'' diye düşünmekten kendimizi alamayız. Ne yazıkki bu sorunun doğru yanıtını hiç kimse, hiç bir zaman bilemez. Herkes kendi yoluna gider. Seçilmeyen yolun sonunda ne olduğu kocaman bir soru işareti olarak kalır.
     Bazen de, biz yol ayrımına geldiğimizde arkamızdan birileri iteler ve kendimizi aklımızın ucundan bile geçirmediğimiz bir yolda ilerlerken buluruz.
     Aslında hangi yola girdiğimizin hiç bir önemi yoktur, önemli olan girdiğimiz yolda ''nasıl'' yürüdüğümüzdür.






İçime sığamıyorum.

Of of, var içimde bir sıkıntı,sebebini biliyorum, bu evden daha sakin, penceresi orman ve deniz manzaralı, korunaklı, huzurlu bir eve taşınmak istiyorum. Tüm düyayı gezmek, herşeyi görmek istiyorum. Önce Türkiye'den başlamak, Singapurda mola vermek, Japonya'da şuşi yemek, Afrika'da safari yapmak v.s.
Araba kullanmak istiyorum, süratli, yol sadece benim çünki. Uçağa binmek, tropikal meyveler yemek, konforlu otellerden yer ayırtmak, Zeki Müren'den şarkılar, şık spor elbiseler giymek, ünlü ressamları sollamak, dünyada hiç yazılmamışları yazan bir  KİTAP yazmak istiyorum. İçime sığamıyorum, bana daha geniş bir yer lazım. Haykırmak istiyoruuuuuum. Dünyanın en ünlü kayak merkezinde  kayak yapmak,  Merkür'e komşu olmak istiyorum.
    

 İşte sevgili, bir sevgi nasıl değiştirir dünyanın seyrini.
Duygular çook eskidi.
Baktım aynaya, orda gördüm yeni beni.
Oysa aynada gördüğüm de eski.

Celep Celepçioğlu

2010 Yazıydı, vadide bi yürüyüş yapayım dedim. Bir saat yürüdükten sonra, vadi merdiveninden çıkışa ulaşmak üzereydim. Allah allah, kadının biri elinde örgü örerek geziyor yavaş yavaş, arkasında da, tüyleri dökülmüş, çelimsiz bir horoz. Kadın nereye o da oraya. Günaydın, tavuk peşinizden ayrılmıyor maşallah dedim, sert sert baktı, o tavuk değil, onun bir adı var. Şakamı yapıyor diye baktım yüzüne, gayet ciddiydi valla. Onun adı Celep, soyadı da Celepçioğlu dedi. Haydaaaa, nerde besliyorsun dedim, birlikte yaşıyoruz dedi. Zor olmuyormu bakımı? Artık bende ciddileştim, yoo, karton kutuda yaşıyor benle beraber, o benim oğlum!
Gülsemmi ağlasammı bilemedim ama çok üzüldüm. Oğlu kızı varmış ama arayıp sormuyorlarmış, kocasıda vefat etmiş.
Kalabalıklar içinde bile, yalnız insanlar var.

8 Mayıs 1984

8 Mayıs 1984'de biricik kızım doğdu. Ben şaşkın,acemi ama dünyanın en mutlu çiçeği burnunda bir anneydim artık. Kızımın dünyaya gelmesiyle birlikte hayata karşı korkularım artmıştı. Onu kötülüklerden, hastalıklardan, hertürlü tehlikeden nasıl koruyacağım düşüncesiyle korumacı bir anne olmuştum. Kızımla olgunlaşmıştım adeta, iyi kötü günlerimiz olmuştu. Çalışan bir anne olduğum için aklım hep evde kalırdı, sık sık hastalanırdı kızım, bünyesi zayıftı. O hastalandığı zaman elim ayağım dolanırdı, keşke onun yerine ben hastalansam diye düşünürdüm.
İnanın şimdi geriye dönsem, bütün zamanlarımı kızımla geçirmek isterdim, o 7 yaşına gelinceye kadar çalışmazdım ama ekonomik şartlar işte. Yine de elimden geldiğince iyi bir anne olmaya çalıştım.
O küçücük kainat güzeli kızım büyüdü ve evlendi. Ömür boyu mutlu, sağlıklı olması dileğiyle.

Kızımın kına gecesi.

25.4.2009'da kızımın kına gecesini yaptık. Eş dost akrabalarla ve komşularımla, bence güzel geçti.
Kızım bindallı giyindi, çok yakışmıştı, küçük bir gelincik gibiydi.
      Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar şarkısı söylenmedi, bende bayağı oynadım.
       Ogün ağlamadım, ertesigün kızım İstanbul'a giderken Ankara'da yağmur yağıyordu.
       Ankara ağladı, ben ağladım.

İstanbul ağladı, ben ağladım. 19.03.2009

İstanbul çok gürültülü, ben sesiz ağladım.
Taksi şoförü bir anlam veremedi ki hiçbirşey sormadı. Nerden bilsin biricik kızımı İstanbul'da bıraktığımı. Kızımın yanında ağlayamadım, aslında çok isterdim birlikte ağlayıp, yağmur sonrası açan güneş gibi rahatlamayı. Hesapsız günler çabuk geçti.
Biliyorum kızım bunları okuyunca ağlayacak, ama duyguları dile getirmek, anında boşalıp rahatlamak çok iyileştirici ve güzel birşey. Acı veya tatlı duyguları içe atmak, tek başına yaşamak acı verir, çabuk yaşlandırır. Aslında tüm olumsuzluklarla cesurca yüzleşeceksin, kendibaşına uzun yıllar o mutsuzluğu yaşayıp taşımaktansa, ona neden olanlarla cesurca yüzleşip içindeki olumsuz sıkıntıları boşaltacaksın. Ömür boyu korkup kaçmaktansa, bir defa yüzleşip ömür boyu huzurlu olacaksın. Bu eylem kuracağın yuvaya, yetiştireceğin çocuklarına, kendi iç huzuruna çoooooook olumlu katkıları olacağını bilmelisin. Bu yazdıklarım genel, tüm insanlar içindir. Farkında olup uygulayanlar zaten mutludur, olmayanlar ise güzelim yılları boşu buşuna ziyan etmiştir farkında olmadan.
Sen baharın kızısın, çiçeklerin tacısın, dünyanın ucunda bir gül açılmış, güneşten boşalmış gelmiş gibisin, Sen dünyanın kraliçesi, Kainatın Ceren'isin.

Mutlu Mezar?

Mutlu mezar varmıdır acaba? Bence vardır, nedendir bilmem merak etmişimdir acaba istiyerek, mutlu bir şekilde ölen kişiler yokmudur diye.
Vardır; Artık dünyada görebileceği herşeyi görmüştür ya da görmek istemediği şeyleride görmüştür (fakir-zengin, mutlu çocuk- mutsuz çocuk, mutlu genç-mutsuz genç, küresel ısınma, gereksiz savaşlar, bu böyle uzaaaaar gider valla). Bıkmıştır, mutsuzdur;
Sonra düşünür, bir Çınar Ağacının hemen yanıbaşına, güneş gören, yeşillik, sessiz, dünyadan uzak, insanların geçmediği, savaşların olmadığı bir yer işte. Bütün acılardan, endişelerden uzak, ohhhhhh gel keyfim gel.
Mutlu, mutsuz mezarlarda yatan merhumlara Allah Rahmet etsin.

Mutlu mezar

Kızımın çeyizi!

Yavaş yavaş hiç elim varmasada bir tanecik kızımın çeyizini, ona ait eşyaları topluyorum malesef. Bundan sonra kısmet olursa o İstanbul'da, biz Ankara'da. Araya gurbet, araya hasret girdi.
Aslında onun adına seviniyorum, çünkü yuva kuracak, inşallah mutlu ve sağlıklı olacak. Benimse içim buruk çünkü onu çok nadir görebileceğim.
Meğer kız anneleri için çeyiz toplamak ne zormuş, yinede bebekliğinden kalan bazı minik şeyleri saklayacağım hatıra olsun diye. Benim akıllı, iyi kalpli, düşünceli, düyanın güneşi, yıldızı kızım. O benim hala minik kızım, bebeğim bir tanem. Onu çok seviyorum.
Bugün çok üzgünüm çünkü oğlumun yakın arkadaşlarından biri (Bulut) 20 yaşında kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Oğlum şu anda arkadaşı Bulut'un defin törenine gitti. Kendimi Bulut'un annesinin yerine koydum içim yandı, nasıl dayanacak gencecik oğlunun ebediyen ayrılışına. Çok acı.
Düşündüm acaba öldü diye hemen morga koyuyorlar, ya morgda kendine gelirse soğuk hava ayıltırsa diye. Aslında morgu sabaha kadar terketmemek lazım, daha önce bir iki olay duymuştum çünkü. Olcay hanım diye bir bayan anlattı. Kocası asansör boşluğuna düşmüş, sağlık ekipleri öldü diye hemen hastane morguna koymuşlar, kadın hayır o ölmemiştir diye koşarak morga gidiyor birde bakıyorki kocası kalkmış oturuyor. 16 sene daha yaşamış adam.
Benimki de bir umut acaba Bulut'ta morgda kalkmış annecim ben burdayım diyemezmiydi?
Allah evlatlarını (özellikle de Filistin'deki) kaybeden tüm annelerin yardımcısı olsun.

Çooook fırın ekmek yememiz lazım.

offfff of valla bizim AB ye girmemiz için çoooooook fırın ekmek yememiz lazım. Tarih 23.12.2008. Fırının önünde durduk ekmek almak için ben arabanın içinde bekliyorum, hemen önümde de son model bir araba, belliki eşi veya yakını ekmek almak için fırına girmiş oda benim gibi arabada bekliyor. Biraz sonra arabanın camını açtı boş sigara paketini yere attı, o anda yanına gidip beyefendi çöpünüzü düşürdünüz deyip attığı çöpü arabasının içine atmak geldi içimden. Eşi veya yakını bayanda fırından çıktı, gayet şık ve frapandı.
Kendi kendime bunlar kimbilir hangi toplantılarda v.s. ne ahgamlar kesiyordur, ülkemizle ilgili kimbilir ne süslü ve şık sözlerden bahsediyorlardır. Ama çöpünü çöpe atmayı bilmiyorlar malesef.

Aliye Teyze'nin hayal kırıklığı.

Sene 1993. Kayınvalidemin hem adaşı hem de arkadaşı Aliye teyze vardı. Allah rahmet eylesin. Ben de ozamanlar daha yeni sayısal loto oynamaya başladım detaylarını tam bilmiyorum ama. Bir gün kayınvaldeme camdan poşet içinde elektrik faturası attı kayınpeder yatırsın diye, içindeki sayısal loto kağıdı dikkatimi çekti, numaralara baktım tekrar poşetin içine koydum. Birkaç gün geçti sayısal çekilişi yapılmış gazetede sonuçlar vardı, baktım Aliye teyzenin numaralarının aynısı. Merakımı yenmek için kayınvalidemi de alıp Aliye teyzelere gittik. Baktım Aliye teyzede hiçbir değişiklik yok, haberi yok herhalde dedim kendi kendime. Aliye teyze geçen oynadığın sayısal kağıdı ne oldu birşey çıktımı dedim, ben anlamam kızım oynar dedi. Getir bakayım herhalde size çıktı dedim, getirdi Aliye teyze bu kağıt sende kalsın ben gidip bayiden sonuçlara bakayım dedim avucumun içine numaraları yazdım bakmaya gittim. Baktım Aliye teyze'nin numaralarının aynısı. Tabi kim tutar beni, sanki bana çıkmış kadar heyecanlandım Aliye teyze Aliye teyze diye kapıyı yumrukladım. Loto sana çıkmış loto sana çıkmış dedim heyecanla. Şöyle yüzüme bir baktı dün gece rüyamda koyunları bir bir saydım dı zaten dedi ciddi ciddi.
Aliye teyze imza atmayı bilmiyordu, hemen mühürü getirttim sayısalın arkasına parmak bastırttım garantili olsun diye. Gözleri çok az görüyordu özellikle kızı kandırmasın diye çünkü kızı onun hem maaşını hemde sattığı evin parasını yemiş. Herneyse Aliye teyze 'şu Ayşa hanımın satılık evini alırım heralım ' ben hemen kız Aliye teyze sen bütün aparmanı alırsın be dedim. Yapma ya dedi. Aliye teyze bana da bir yazlık alırmısın diye sordum hiç düşünmeden alırım kızım dedi hemen arkasından birde araba alırmısın dedim yüzüme şöyle bi sert baktı, tamam tamam Aliye teyze istemiyorum dedim yazlıktan da vazgeçmesin diye.
Aliye teyze hadi hemen kimliğini, sayısalı al hemen bankaya gidiyoruz dedim, kayınvalideyi evine gönderdik biz bankanın yolunu tuttuk, dolmuşla gittik. Banka yakındı zaten, ben bankaya bir daldım Aliye teyze kolumda tabii. Baktım müdürün odasında birileri var ben heyecanla Müdür bey Müdür bey sizinle görüşmemiz lazım dedim buyrun dedi hayır yalnız görüşmemiz lazım dedim. Şüpheli şüpheli yüzümüze baktı içerdekileri çıkardı ben yine heyecanla müdür bey müdür bey Aliye teyze bizim komşumuz olur ona sayısaldan şu kadar para çıktı sizin bankanız güvenilir diye size geldik sizin aracılığınızla parayı alıp bankanızda değerlendirecek Aliye teyze dedim.
Şöyle bi baktı orta yaşlı görmüş geçirmi bi adama benziyordu. Verin bakalım şu sayısalı dedi eline aldı şöyle bir baktı, 'bu geçersiz dedi' nasıl yani dedik. Kızım altını okumadınmı hiç bu sayısal makinasının verdiği sonuç kağıdı dedi. Yani? Koskoca bir hayal kırıklığı. Müdür telefonu aldı memurlarından birine 'kızım iki bardak soğuk su getir ama iyice soğuk olsun' dedi. Aliye teyze zaten karaydı teni simsiyah oldu, herhalde bende mosmor olmuşumdur o anda şoktayız.
Sular geldi yudum yudum içtik gerçektende ağır çekilmiş filmler gibiydik. Aliye teyzenin koluna girdim, yürüyerek eve geliyoruz. Aliye teyze 'Atlı geldik Süvari gidiyoruz' dedi. Bende hala tık yok. Gitti canım yazlık, Aliye teyzenin alacağı evler, hayal kırıklığı, benim düştüğüm durum, eve yaklaştık birde baktım kayınpederle kayınvalide yarı beline kadar camdan sarkmışlar hevesli hevesli el sallıyorlar. Kayınpeder bizede bi yazlık düşer herhalde diye düşünmüş. Yani o anda düştüğüm durumu bir ben bilirim birde Allah.
Daha sonraki günler, şoku atlattıktan sonra birde milletin alay edip gülmeleri sürdü epeyce fakat ben en çok Aliye Teyze'nin ev alama hayalinin yıkılmasına üzüldüm, bu dünyada hep kiralarda süründü acaba öbür dünyada mutlumu? Allah Rahmet Eylesin.

Durdurun dünyayı inecek var.

Bune kardeşim hergün ülkede onlarca olaylar, zamlar, işsizlik, yoksulluk, mutsuz, işsiz ve boş boş gezen Türküye'm gençliği. Haberleri izliyemiyorum, gazeteyi korkarak okuyorum acaba yine hangi olumsuz haberler var diye. Oy verebileceğim bir partim bile yok artık. Üstüne üstlük birde üstümüzde tek başına otoran 60 yaşını geçkin görgüsüz kadının gürültüsü. Ben yokum arkadaşlar,
durdurun dünyayı inecek var.

Bayram dedikleri...

Sene 1969. Yine Çubuk'un köyündeyiz. Bir başka oluyor köylerde bayramlar. Babam bizi hiç bayram alışverişine götürmezdi, hoş köyde mağaza vardı da omu götürmedi, neyse hiç unutmam Çubuk'tan bana en az 5 numara büyük güzel bir ayakkabı almıştı. Ayağıma büyük olduğu için giyemiyordum ama içim gidiyordu. Özenle jelatin kağıtlara sarıp evin en değerli yerine, kardeşlerimin kolay ulaşamıyacağı bir yere koyuyordum. Ancak 6 sene sonra olurdu ayağıma ama ne yaparsın, 6 kardeşlerin en büyüğü olduğum için onlarda giyemiyordu, onların ayakları tabiiki daha küçük.
Arife günü kınaları yakardık, bayramlıklarımız başımızın ucunda dururdu, nedense ne zaman bayram kınası yaksam rüyamda kınam tutmamış görür çok üzülürdüm. Uyanınca ay çok şükür rüyaymış deyip kınaları yıkardık oooooo hem de ne tutmuş, kömür karası, çok mutlu olurduk tabii.
Saat 11 e doğru köyüm kızları tef çalıp türkü söyleyerek köyün kızlarını evlerinden tek tek toplarlardı, ben heyecanla beklerdim, babam izin vermezdi kızlar yalvara yalvara izin alırlardı benim için. Köydeki bütün evleri tek tek dolaşır, yemek ve tatlımızı yer şekerlerimizi şeker torbalarına koyardık.
Yaaa işte böyle, şimdi bayram deyince strese giriyorum. Çünkü parası olan tatil yerlerine kaçıyor gidemiyenler evde rahat bile oturamıyorsun. Heran hazıroldasın hoş kimsenin geldiğide yok ama stresi yetiyor. Bayramlarda anne ve babası olmayanları, öksüz çocukları, durumu iyi olmayan ailelerin çocuklarına bayramlık alamamanın ezikliği.
Yok ya bayramların tadı yok anacığım.

Nurhan Damcıoğlu

Sene 1980. Sıcak bir yazgünüydü, Ankara konur sokak Urfalı Kebaptayız arkadaşla. O zamanlar buranın künefesi çok meşhurdu, bende kadayıfı çok severdim. Künefemizi yerken karşı masada ünlü kantocu Nurhan Damcıoğlu'da bir grupla beraber masada oturmuş hem künefe yiyor hem de sohbet ediyorlardı. Öyle heyecanlandımki yanımdaki arkadaşa Nurhan Damcıoğlu'nun bir filmini anlatmaya başladım çünkü arkadaşım tanımamıştı. Çabuk çabuk anlatırken Nurhan Damcıoğlu'yla gözgöze geldik, galiba anlamıştı benim onun çevirdiği filimlerden birini anlattığımı. Gülümsedi, bense kızardım tabii.
Valla kim ne derse desin Nurhan Damcıoğlu hala kaliteli hala saygın ve de hala çok genç kardeşim.

Ninenin valizi.

Ilık bir yaz mevsimiydi. Elazığ'ın balta girmemiş ormanlarının biraz yükseğinde küçücük bir köye gitmiştik yaz tatili için. Sabahları kahvaltı yerine sütlü bulgur çorbası içiyorduk, çok lezzetliydi. Kaldığımız evin kocaman bir çoban köpeği birde sara hastası iri yarı bir oğulları vardı. Geceleri kurtlar ulurdu, o iri yarı evin oğlu silahını ve köpeği alır kurtları kovalardı, vahşi ormanın derinliklerinden silah sesleri gelirdi. Evin bir de yaşlı ninesi vardı, zayıf, hafif öne doğru bükülmüş beliyle ağacın altında oturup tespih çekerdi. Haftada iki kez ona ait olan valizini toprak dama çıkarır içindekileri havalandırırdı. Bende merakla izlerdim onu sonra o valizi unların konduğu ambara götürüp yüksekçe bir yere kaldırırdı kimse almasın diye galiba.
Birgün ambarın bulunduğu yerde bi telaş, bağırışmalar falan. Meğer o nine valizini un ambarının üzerine koymak isterken unların içine düşmüş. Neyse güç bela çıkardılar çünkü unların konduğu yer çok derindi. O kıymetli valiz ve içindeki o zamana göre oldukça modern elbiseler ne oldu bilmiyorum ama!Nine şimdi ne yapıyordur acaba öbür dünyada, Allah rahmet eylesin.
Evin iri yarı oğlu da biz ayrıldıktan sonra duydukki, sürüleri güderken kaynak sudan içmek için başını suya eğmiş o anda sarası tutunca başı suya gömülerek boğulmuş. Çok üzülmüştüm duyunca, Allah ona da rehmet eylesin.

Günah'lı bahşiş.

Çocuk yaştayım. Ortaokul 1.sınıfta 9 zayıfım olduğu için babam beni okula gödermedi. İsteğim dışında bayan terzinin yanına çırak verdi, toplam on çıraktık. Basit işleri yapıyorduk, etek kenarı sülfüle yapmak gibi. Terzinin 9 tane kedisi vardı, hepside besili ve bakımlıydılar, tıpkı bayan patronumuz gibi.
Bir gün siyah saçlı, siyah giyimli, şimdiki zamana göre şişman ama o zamana göre de balık etli , orta yaşlı bir bayan geldi. Elbise diktiriyordu ve provaya gelmiş, diğer çırak arkadaşlarım anlamlı anlamlı gülüp fısıldaşıyorlardı, pek anlam verememiştim o zamanlar. Giderken hepimize o zamanın ne kadardı hatırlamıyorum ama sanki 1 ytl gibi bahşiş vermişti biz çıraklara. Bizim için çok iyi bir paraydı o devirde, fakat kızlar bu para yenmez bi fakire sadaka verelim dediler. Neden yenmez diye sordum çünkü o bayanın randevuevinde çalıştığını söylediler. Ben yine anlamadım ama herhalde kötü birşey diye düşündüm.
Evlerimize gitmek üzere ayrıldık, elimdeki bahşişe bakıp duruyorum, çocuk aklımla sadaka vermeyip harcamaya karar verdim. Herzaman böyle harçlık nerde birdaha. Valla bakkala gitttim bir sürü şey aldım ama sadece kare kare küçük fakat tadı hala damağımda kalan gofretleri hatırlayabiliyorum sadece. Şimdi bir sürü gofret var ama o lezzette o tatta yok hala.
Sonra vijdan azabı çektim tabii, ya Allah bana günah yazarsa diye. Bence diğer çırak arkadaşlarımda kendilerine harcamıştır, sonrada benim gibi pişman olmuştur.
Bahşişi yemekle günah işledikmi bilmiyorum ama bahşişi veren kişinin çoooooooook sevap işlediğine eminim.

En büyük teyzem

Dün akşam 6 teyzemlerin en büyüğü olan 86 yaşındaki teyzenim vefat ettiğini duydum. Çok şaşırdım çünkü çok sağlıklı görünüyordu, enaz 10 yıl daha yaşar diye düşünüyordum. Zaten öyle yataklara düşmeden, kimseye muhtaç olmadan kalp krizinden çok ani bir şekilde ölmüş, fazla acı çekmemiş yani. Allah rahmet eylesin.
Aslında diğer teyzemlere kırıldım çünkü geçen hafta perşembe gecesi vefat etmiş ve ben dün akşam duydum, hadi beni boşverin hala 4 kardeşinin ablalarının öldüğünden haberi yok inanabiliyormusunuz! Ablalarının cenazesinde bulunamadılar. Neymiş efendim üzülmesinler diye haber vermemişler. Ne kadar saçma bir düşünce, bazen anne tarafının genleri nereye dayanıyor diye düşünmeden edemiyorum valla.
Yaaaaa işte böyle dostlar, en büyük teyzem öldü ve 4 kardeşinin haberi yok.

Öylesine bir şiir

14.07.2005
İzmir/Dikili
Rüzgar olup esiyorum
Bekleyin bulutlar bende geliyorum
Takıldım yağmurlara
Dolu oldum düşüyorum
Sıcaklık 33 derece
Biliyormusunuz çok üşüyorum.
Heyy ağır giden hurda araba
Sanki sen bensin
Bitmiş benzinim suyum
Farlarım kararmış,
Boyalarım atmış
Geçip giden uzun yıllar
Yorgun tekerleklerin altında kalmış.
Ayıptır söylemesi o zamanlar içimden gelmişti de şiir yazmıştım.

Sıttık kızım seni sattık.

Valla sene 1971'di galiba. Yine Ankara Çubuk'a bağlı annem ve babamın öğretmeklik yaptığı bir köydeyiz. Öğretmen olmalarına rağmen çok baskıcı ve tutucuydu anne ve babamız. Belkide kendilerince bizi tehlikelerden korumaya çalışıyorlardı. Özellikle babamdan çok korkardık, ama ben çok hareketli bir kızdım. Bütün köyün kızlarıyla arkadaştım, onlarla yakan top oynar, daha çok dantel örerdik.
İşte Sıttık'ta o arkadaşlarımdan biriydi. Dantel yumağını ölçer parmağımıza dolar yarış yapardık kim daha önce bitirecek diye. O kadar uzun dolardıkki ör ör bitmezdi. Hüzünlü bir sonbahar günüydü, ağaçlar yapraklarını dökmüş çıplak kalmış ama yerler tablo gibiydi. Sıttık geldi çok heyecanlıydı, büyük tencereniz varmı? Misafir gelecekte.. Neyse getirdim verdim ama yine ısrarla misafirler gelecekte dedi birden şimşek çaktı bende, kimmiş misafirler diye sordum, yüzünde rahatlamış bir gülümsemeyle dünürcüler dedi ve koşarak gitti.
Ertesi gün sordum ne oldu verdilermi diye, babam beni çoktan vermiş zaten şimdi istiyorlar. Peki nasıl oldu senin haberin olmadan nasıl vermiş? Babam bana dedikine Sıttık, kızım seni sattık. Bende dedimkine beşibirlik olmadan töbe varmam dedim.
Yaaa işte böyle yaşanmış gerçek hikaye. Merak ediyorum şimdi acaba Sıttık evlendirildiği kişiyle mutlumudur? Kaç çocuğu olmuştur.

Canım kızım

Canım kızım dün sabah İstanbul'a gitti. O gittikten sonra epeyce ağladım, üniversiteye başladığından beri her geliş ve gidişlerde ağlardım. Nerden bilebilirdimki üniversiteyi okumak için Muğla'ya ilk gittiği sene meğer yuvadan uçmuş, kanatlanmış benim meleğim de haberim yokmuş.
Daha sonra da İstanbulda işe girdi, nişanlandı, artık İstanbul'lu oldu anlıyacağınız.
Yıllar önce evimizin balkonuna güvercinler yuva yapmış bende kıyamamıştım bozmaya. Kızım o zaman 5 yaşlarında falandı. Güvercinlerin daha sonra 2 yavrusu oldu, onları bizim balkonda büyüttüler, uçma zamanları geldi çattı. Çok korkak ve ürkeklerdi, ilk defa anneleri olmadan uçup başka bir dünyayla tanışacaklardı. Kimbilir onları iyi veya kötü neler bekliyor, nelerle karşılaşacaklar diye düşünüp hüzünlenirdim.
İşte böyle benim güvercinimde kuş misali uçuuuuuuuuup gitti.

Zavallı horoz

Sene 1970, Ankara Çubuk'a bağlı şirin bir köydeyiz. Annem ve babam köyün öğretmenleri. Kaldığımız öğretmenevi ve okul aynı bahçe içindeydi. Annem çiftçi ruhlu, hayvanı ve toprağı seven biri. Evin altındaki kömürlüğü kümes yapmış tam 10 tane tavuk ve horoz yaşıyordu orada. Bende henüz ergenlik çağlarındayım. Akşam kümesin kapısını kapatmayı unuttuğum halde babama korkudan kapattım dedim. Neyse tedirgin bir şekilde uyudum inşallah birşey olmaz diye de dua ederek.
Gece saat kaçtı bilmiyorum tavuk çığlıklarıyla uyandık fakat ben uyandığım halde uyuyor numarası yaptım tabii yutmadılar. Babam kaldırdı annemle beni gönderdi, ben annemin arkasında korkudan titriyordum. Karanlıkta kaç tavuk gitmiş göremedik, ertesi sabah çocuklar derenin üstündeki köprüde yenmiş tavuk kalıntıları ve tüyleri görmüşler. Valla tilki hiç affetmemiş açık kapıdan girip bi güzel yemiş zavallı tavukları. Çok üzüldüm, kendimi suçlu hissettim.
O olaydan sonra dış kapının kapalı olup olmadığını kontrol etmeden yatmam.
Bekleyin daha çooooook enteresan ve ilginç yaşanmış, gerçek hikayelerim var.

Yavrularım

Biliyorum bir gün ikiside yuvadan uçup gidecek, uzaktada olsalar hep onları düşüneceğim, evim onlarsız çok anlamsız ve boş. Şu anda evin içi cıvıl ve neşeli, tatlı tatlı kavga edip didişiyorlar. Biliyorum bugünleri çok arayacağım. Umarım ikiside çok mutlu olurlar, o zaman ben
de mutluyum demektir.
Kızım Pazar günü İstanbul'a dönüyor. Günler çok çabuk geçiyor, bebeğimi çok özliyeceğim ama o orada mutlu neyseki. Yalnız şu deprem söylentileri çok canımı sıkıyor, gerçi ne zaman nerede yakalıyacağı belli değil ama yinede ailenin hep bir arada olması insanın korkusunu azaltıyor. Kızım İstanbul'da olduğu zamanlar endişeleniyorum ama biliyorum kainatımın görünmeyen, içeri tehlike geçirmeyen elbisesi onu daima koruyacaktır.

Çok mutluyum

Çok mutluyum benimde artık bir blogum var. Günlük yazmaya üşendiğim için bu olay benim için süper. Bugün Ankara'da hava yazdan kalma bir gün gibi. Kızım ve oğlum yanımda, ama ben biraz rahatsızım canım ev işi yapmak istemiyor. Bana bu blogu açan kızım Ceren'in nişanlısı oğlum Barış'a çok teşekkür ediyorum. Belkide onun sayesinde yazar adayı olmaya ufak ufak adım atabilirim. Neden olmasın?
Aslında çok kitap okumam lazım, kızım Ceren tam bir kitap kurdu. Onun aldığı kitapların hepsini okusam bana yazar olmam konusunda çok şey katacağına eminim. Babamda 4 kitap yazmış, yıllardır görüşmüyorduk. Annemle 1974 de ayrılmışlardı neyse çooook uzun hikaye, ne zaman yazmaya kalkışsam sıkılıyorum çünkü çok dramatik bir yaşamdı. Neyse Kitap olması gereken sayfaları bana bıraktı ama bir şartı var,o öldükten sonra yayınlayacakmışım, çok ses getirecekmiş ve ben trilyonlar kazanacakmışım. Kızımla şöyle bir inceledik hiçte öyle ses getirecek gibi gözükmüyor. Sıradan gibi geldi bana. Sene 1965 ti galiba o zamanda Kadınlar Nasıl Olmalı diye bir kitap yazmıştı. Kardeşlerime sokaklarda sattırıyordu, kadın nasıl olmalı kitabı çıktı diye bağırıyorlardı. Erkeklerde 'nasıl olacal canım 19 yaşında fıstık gibi bir kız olacak' diye alay ediyorlardı. O kitaptan bir tane bile kalmadı.
Evet arkadaşlar bugünlük bu kadar daha çoooook yazacağım ilginç şeyler var. İçimde koskoca bir kitap yazılı, o kitaptan her gün bir parça yazacağım, ilgiyle izleyeceğinizden eminim.
Şimdilik hoşça kalın, sevgiler.

Bir Yazı Ornegi (Başlık)

Deneme Yazısı
123455555
ankara ıstanbul
ıstanbul taksım
taksım kadıkoy